Money Aidat Borcu Sorgulama
Event Etkinlik Takvimi
Survey Anket

Web Sitemizi Nasıl Buldunuz ?

İstatislik Sayfa İstatisliği
  • Online Kişi   : 4

  • Kişisel           : 290787

  • Toplam         : 2984026

Köşe Yazarı › Ahmet ÖZYANIK › İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE SONRASI
367 kez okundu
22/03/2021

Ahmet ÖZYANIK / İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE SONRASI


Kız çocukları ve kadınların
korunmasını amaçladığını düşünerek
  pek
çok ülke ve uluslararası kuruluş un İstanbul Sözleşmesine sahip çıktığı
  gibi 
biz de  ülke olarak sırf bu kutsal
amaçları gerçekleştirmeye katkısı olduğunu düşünerek ev sahipliği yaparak,
“İstanbul” adıyla anılmasını sağlamıştık. Ancak
 
başta İngiltere olmak üzere sözleşmenin detayındaki ve görülenlerin
ötesindeki
  “cinsel yönelim serbestisi”
ve “toplumsal cinsiyet” gibi tuzaklar sebebiyle dünyanın kahır ekseriyeti
mesafeli durmuştur
. Hatta
Polonya hükümeti
 taraf
olduğu sözleşmeden çıkış sürecini
 bizim
sözleşmeden ayrılma kararımızdan önce başlatmıştır. Polonya
 “zararlı ideolojiler içerdiği” gerekçesi ile
sözleşmeden ayrılma sürecine girdiği gibi pek çok taraf ülkede de benzer
tartışmalar devam etmektedir.


Wikipedia’da
yer alan bilgilere göre “Türkiye İstanbul
Sözleşmesi'nin ilk imzacı devletlerinden olup 24 Kasım 2011'de Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde 247 vekilden 246’sının kabul oyu, 1 vekilin çekimser[36] oy
vermesi ile "onaylayarak", parlamentosundan geçiren ilk ülke
olmuştur. Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Avrupa Konseyi Dönem
Başkanlığının Türkiye'de olduğu sırada imzalanan Sözleşmede "Kadına
karşı şiddet alanında ilk uluslararası belge olan söz konusu sözleşmenin
müzakere sürecinde ülkemiz tarafından öncü rol oynanmıştır."

ifadesine yer verildi.[37] Recep Tayyip Erdoğan tarafından TBMM'ye yollanan
tasarının gerekçesinde de Sözleşmenin hazırlanması ve sonuçlandırılmasında Türkiye'nin
"öncü rol" oynadığına dikkat çekildi. Sözleşmeye
"taraf olunmasının ülkemize ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin
gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı
değerlendirilen" gerekçede
, Sözleşmenin yükümlülükleri de
sıralandı.[38] 2015'te Turuncu adlı dergide Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle bir
başmakale yazan Erdoğan, Türkiye'nin sözleşmeye "çekincesiz" imza
koyduğunu, birçok ülkede "ekonomik kriz" nedeniyle çıkmayan uyum
yasalarının Türkiye'de 6284 sayılı koruma kanunu ile çıkarıldığını
belirtti.[39] Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ise Sözleşmeye
taraf olunması hakkında "önemli bir iradedir, gereğini yapmak da hepimizin
görevidir" açıklamasında bulundu.[40] Bakanlığın yeni gelişme ve
ihtiyaçlar karşısında 2012-2015 arasını kapsayacak Kadına Yönelik Şiddetle
Mücadele Ulusal Eylem Planı'nda da (2012-2015) "Sözleşmenin ışığında"
ifadesiyle eylem planının hazırlandığını ifade etti.[41]”


Bu bilgiler aynı zamanda
Türkiye’nin sözleşmeye bakış açısını ve duruşunu ortaya koymaktadır. Türkiye sözleşmeyi kadına şiddet bağlamında
ele almışken, gelinen noktada “kadına şiddeti önlemede yetersiz olduğu
gibi, toplumda huzursuzluğun inşası için bir araç haline gelmiştir. Nitekim, Sözleşmenin
öncülüğünü yapan, sözleşmeye toplumsal
destek sağlayan bir STK olan KADEM; Türkiye’nin sözleşmeden çekilme kararından sonra yaptığı açıklamada yer verilen Sözleşmenin “zemininden koparılmış ve
toplumsal bir gerilim öznesi haline dönüştürülmüş

olduğunu kabul etmiştir.


Uluslararası platformlar,
“kapsamlılık ve kapsayıcılık” ilkesi gereği mümkün oldukça tüm ilgililerin
erişimine ve iştirakine açıktır. Her kesime kendini ifade etme ve sorunlarını
dile getirme imkanı verilir. Sonuçta da daha çok Sekretaryanın ve taraf
ülkelerin desteklediği şekilde kararlar alınır. Bazı durumlarda ise, inisiyatif
sekretaryadan çok bir şekilde bu platformlara girmeyi başarmış marjinal
grupların eline geçebilmektedir. Bu
nedenle sekretaryalar ve taraf ülkeler “müteyakkız” olmakta, her bir maddeyi, kelime
kelime saatlerce, bazen günlerce tartışmakta, tam bir mutabakat sağlayamadıklarında
da madde metinden çıkarılmaktadır. Naçizane katıldığım pek çok uluslararası
platformda bu hassasiyeti bizzat yaşamış, delegasyon olarak yeterli
kalamadığımız noktada büyük elçiliği devreye sokmuştuk.


Bu gün İstanbul sözleşmesinde
yaşanan “bağlamından koparılma” sorunu, başta iklim sözleşmesi olmak üzere pek
çok uluslararası sözleşme ve bu sözleşmelere zemin oluşturan platformlarda da
yaşanagelmektedir.


İstanbul sözleşmesine taraf
olduğumuz için Türkiye’de kadın
cinayetlerinde bir azalma olmadığı gibi, sözleşmeden çekilmekle de artış
olacağı
kanaatine sahip değilim.


Esasen, Türkiye’nin sorunu
kanunlar ve kamusal irade değildir.
Başta kadın sorunsalı olmak üzere Türkiye’de pek çok sosyal içerikli sorunun
temelinde “toplumsal yapımızda yaşanan savrulmalar ve sendelemeler” olduğundan
problemin çözümü için ortaya konan kamusal iradenin etki alanı mahkeme ve
karakolla sınırlı kalmaktadır.


Sosyal sorunların hukuk zemininde
çözülmesine çalışılması ile sağlık sorunlarının hastane yerine mahkemede
çözülmeye çalışılması arasında fark 
olmadığını kabul etmemiz gereken
bir hakikattir. Bu gerçeği kabul
etmediğimiz sürece karakollarımız görevlerini yapacaklar, mahkemelerimiz
kanunların tatbikatını yapacaklar, buna rağmen 
kadın odaklı cinayetler devam edecek, dağılmış aileler, mağdur çocuklar, “ben ne yaptım!” diyen pişman olan mahkumlar
her daim olacaktır.


İstanbul sözleşmesinden
çekinilmesi bağlamında söylenecek başka bir söz de, Sözleşmeye öncü olunması ve
kanunlaşması aşamasında ifade edilen “Sözleşmeye taraf olunmasının ülkemize
ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına
olumlu katkıda bulunacağı
” gerekçesidir. Gelinen noktada bu gerekçenin çalakalem
yazıldığı, sözleşmeye imza konurken ve kanunlaşma aşamasında “Düzenleyici
İşlemlerde Etki Analizi
yapılmadığı” anlaşılmaktadır.


Dönemin Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in; Sözleşmeye taraf olunması hakkında
"önemli bir iradedir, gereğini yapmak da hepimizin görevidir
"
açıklamasına karşılık, çekilme kararının arkasındaki günümüz Aile çalışma ve Sosyal hizmetler bakanı Zehra
Zümrüt Selçuk tarafından yapılan yazılı açıklamada kullandığı “Kadın
Haklarının Teminatı, Anayasamız başta olmak üzere, iç mevzuatımızdaki mevcut
düzenlemelerdir"
vurgusu ile KADEM tarafından zemininden kopartıldığını kabul ederek çekilme kararına
itiraz edilmemesini birlikte okumaya
ihtiyaç vardır.


Bu bağlamda yaşanacak siyasi
çalkantılar, toplumu konsolide etme girişimleri ve her kadın cinayetinde
gündeme getirilecek “İstanbul sözleşmesi yaşatırdı” manipülasyonuna ve huzursuzluğu inşa
girişimlerine başta siyasi partiler olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin
dikkatli yaklaşması gerekmektedir.


Türkiye, dünyanın kahir
ekseriyetinin kabul etmediği, kabul edenlerin de çekilme sürecine girdikleri, bağlamından koparılan İstanbul sözleşmesi
yerine, çok daha kapsamlı ve kapsayıcı bir manifesto hazırlayabilecek, kültürel
derinliğe ve birikime de sahiptir. Kaldı ki, “insanı yaşat ki devlet yaşasın
diyen bir medeniyetimiz medeniyetimiz ve
incinsen bile incitme” ruhu ile beslenen toplumsal yapımız İstanbul sözleşmesinden çok
daha güçlü unsurlar barındırmaktadır.


Başta Aile Bakanlığı, bakanlıklar ve
üniversiteler olmak üzere, sivil toplum kuruluşları “İstanbul Sözleşmesi
Sonrası” için pek ala bir eylem planı hazırlayabilir.


Ancak, soruna kriminal boyuttan
çok, sosyal ve psikolojik boyuttan bakmak, aile ve aile bireylerini, kadın
odaklı sorunlarda daha duyarlı olmaları konusunda mobilize edilmesini

sağlamak gerekir.


Gönül kırmak, kristal vazoyu kırmaktan
farksızdır.


İkisi de onarılmaz…

Mahkeme ve karakol; “kim kırdı?/
cezası ne olsun?” der, bunun ötesine geçmez.


Mahkemede, kırılan vazonun toplanması
ve yerin süpürülmesi bile ihmal edilir.


Dolayısıyla, vazonun onarımı mahkemeyi de,karakolu da aşar.

Zaten kırılan vazonun onarımına
kimse zaman ayırmak istemez bile.


O zaman, vazo kırılmadan nasıl
koruyacağımızı bilmemiz, vazoyu kırılmaktan korumamız gerekir, değil mi…


İlk adım olarak, hastayı karakola
ve mahkemeye götürmediğimize göre, aile içi şiddet başta olmak üzere, şiddetin
ilk kıvılcımları olan kadın odaklı
incitici ve alçaltıcı davranışları mahkeme koridorlarında çözme kolaycılığından
ve kolaycılarından
kurtulmamız gerekir.


Aile ekseni bütüncül bir
yaklaşımı benimseyecek ve kapsayıcı bir şekilde uygulayacak sosyal içerikli yapısal düzenlemelere ve mekanizmalara
ihtiyacımız da var.


Ancak, “insan”a “eşrefi mahlukat” olarak görerek
hizmet verecek kadrolara duyulan ihtiyaç, her şeyin önüne geçmiştir….


Sayın Cumhurbaşkanımız Recep
Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu iradeyi bir başlangıç olarak kabul edebiliriz.


Hayata geçirilecek “insan
odaklı yeni yapısal düzenleme ve uygulamalarda ihtiyaç duyulan “insan kaynağı”
sorunu da bulunmamaktadır.


Sadece “bakış açısını
değiştirmek
” ve “kamusal iradeyi bu yönde ortaya koymak” yeterli
olacaktır.

Tüm Yazılar için Tıklayınız